|
Atatürk
İlkeleri,Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı olan Mustafa
Kemal Atatürk tarafından öncülük edilen günümüzde Atatürk İnkılapları veya diğer
adıyla Atatürk Devrimleri olarak da bilinen yapı ile desteklenmiş çağdaşlaşma hareketlerine zemin
hazırlayan devlet yapısını ve işleyişini çağdaş dünya normlarına göre yeniden
düzenleyen bir dizi yasal değişikliklerdir.Bunların neler olduğu hakkındaki
içerik, açıklama ve tanımlamalara detayları ile aşağıdaki notlarda yer
verilmiştir.Bu açıklamalar bizzat Ulu Önder Atatürk'ün sözleri ile teyit
edilmeye çalışılmıştır.
Cumhuriyetçilik
Atatürk'ün hayatı boyunca inandığı ve aşama aşama ulaştığı cumhuriyet, daha
sonraki devrimlerin gerçekleşme koşulunu da yaratmıştır. Yani Atatürk'ün
düşüncesinde cumhuriyet, padişahlığı yıkan ve yerine geçen, siyasal işlevi
dışında, yeni Türkiye'yi oluşturacak bir dizi devrimlerinde gerçekleştirileceği,
toplumsal yanı ile de yer tutmaktadır.
"Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını
tamamıyla çağdaş ve bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum haline getirmektir.
Devrimlerimizin asıl ilkesi budur"
Atatürk "Her terakkinin ve kuruluşun anası hürriyettir" derken cumhuriyeti
özgürlük ilkesine dayandırmaktadır. Bu ilke siyasal anlamda karşılığını
demokrasi olarak bulmakta ve cumhuriyetin esas unsurlarından birini
oluşturmaktadır.Atatürk "Özgürlüğün de, adaletin de dayanak noktası ulusal
egemenliktir" diyerek cumhuriyetin esas unsurlarından ulusal egemenlik ilkesini
belirlemektedir. Atatürk'ün ulusal egemenlik ve demokrasi ilkelerine
dayandırdığı cumhuriyet düzenine ilişkin düşüncesini en özlü biçimde şu cümlede
görebiliriz:
"Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İcra kudreti, tesri-i selahiyeti
milletin yegane mümessili olan mecliste tecelli ve temerküz etmiştir. Bu iki
kelimeyi bir kelimede hülasa etmek kâbildir: Cumhuriyet".
Milliyetçilik
Bu ilkenin de kökeni Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde ortaya çıkan
batılılaşma hareketlerine dayanır. Bu hareketlere tepki olarak beliren
Milliyetçilik düşüncesinin aydın kesimdeki savunucuları arasında Mustafa
Kemal'de vardı. Özellikle, Namık Kemal, Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp gibi
yazarların düşüncelerini benimseyen Atatürk'ün, tarihsel gerçeklerden
kaynaklanan şu sözleri o dönemi yansıtır. "Özellikle bizim ulusumuz, ulusal
anlayışa sırt çevirmenin çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu
içindeki çeşitli topluluklar, hep ulusal ilkelere sarılarak, ulusçu ilkenin
gücüne dayanarak kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu sopa ile içlerinden
kovulunca anladık. Gücümüzü yitirdiğimiz anda, bizi aşağıladılar, küçük gördüler.
Anladık ki, suçumuz kendimizi unutmamızmış. "
Atatürk'ün Milliyetçilik ilkesi ulusal kişilik ve benlik duygusunun ifadesidir.
Bir ulusun diğer uluslara bakarak, doğal ve kazanılmış özel karakterlere sahip
olması, diğer uluslardan farklı bir varlık meydana getirmesi, genellikle
onlardan ayrı olarak onlara paralel gelişmeye çalışması anlayışına milliyetçilik
ilkesi denir.
"Türk ulusunun yönetiminde ve korunmasında, ulusal birlik, ulusal duygu, ulusal
kültür en yüksekte göz diktiğimiz ülküdür" derken de ön plana çıkarılan Ulus
kavramıdır. Bu kavram her koşulda vurgulanmış, tüm eylemlerde ulus dayanak
alınarak, sonuç-başarı ulusa mal edilmiş, odak noktası olarak "Ulus" kavramı
benimsenmiştir.
Atatürk'ün Milliyetçiliği aynı zamanda geniş bir hoşgörüye de sahiptir.
"Gerçi, bize ulusçu derler ama biz öyle ulusçularız ki bizimle işbirliği yapan
tüm uluslara saygı gösteririz. Onların bütün ulusal gereklerini tanırız. Bizim
ulusçuluğumuz, herhalde, bencil ve kendini beğenmiş bir ulusçuluk değildir."
Halkçılık
Kurtuluş Savaşı, ulusal niteliği gereği, tek bir sınıfa ya da gruba dayanmayıp,
toplumun tüm kesimlerini içine alan geniş ittifakın ürünü olarak kazanılmıştır.
Bu nedenle Atatürk'ün halkçılık ilkesi kaynağını kurtuluş mücadelesinde
bulmuştur.
"Bizim halkımız, yararları birbirinden ayrılır sınıflar halinde değil, tersine
varlığı ve gayretleri birbirine gerekli olan sınıflardan oluşur. Bu dakikada
dinleyenlerim, çiftçilerdir, sanatkarlardır, tüccarlardır ve işçilerdir.
Bunların hangisi, ötekisinin karşısında olabilir. Çiftçilerin, sanatkarlara;
sanatkarların çiftçilere ve çiftçinin, tüccara ve bunların hepsinin, ötekine ve
işçiye ihtiyacı olduğunu kim yalanlayabilir?"
"Halkçılık; cumhuriyetçilik ilkesinin içerdiği demokratik özgürlükçü, çoğulcu
yönetimin yasalardaki bir hak olmaktan çıkarılıp, işlerliğe kavuşturulmasını;
yönetimde, siyasada, kalkınmada, gelirlerin dağılımında, devlet ve ulus
imkanlarının kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlar. Bu amaç
doğrultusunda devleti, önlemler almak, yasalar çıkarmak, düzenlemelere gitmek,
engelleri ortadan kaldırmakla görevli kılar.
Laiklik
Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki batılılaşma hareketleri sırasında aydın
kesimde beliren; din işleri ile devlet işlerinin ayrı tutulması, biçiminde
özetlenebilecek laik anlayışı, bu hareketlerle ilgilenen Atatürk'ü de
etkilemiştir. Bunun üzerine Atatürk din olgusunu çağdaş bir anlayışla
belirlemiştir.
"Din bir vicdan sorunudur. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine
saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece, din işlerini
devlet ve ulus işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz."
Türkiye Cumhuriyeti'nde herkes, Allah'ına istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye
dini fikirlerinden dolayı, bir şey yapılamaz. Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dini
yoktur.
"Din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse, hiç bir kimseyi
ne bir din, ne de bir mezhep kabulüne zorlayabilir. Din ve mezhep, hiç bir zaman,
siyaset aracı olarak kullanılamaz."
Ancak laik devlet uygulaması, Türkiye'de bir çok tartışmalara, çok defa yanlış
anlaşılıp yanlış yorumlamalara konu olmuştur. Bilerek ya da bilmeyerek, bilinçli
ya da bilinçsiz Atatürk'e ve Atatürkçülüğe hep bu çizgiden saldırılmıştır. Bu
nedenle de laiklik ve laik devlet düzeni, Türkiye'mizde geç ve güç anlaşılan ve
en zor benimsenen devrim olmuştur. Ve hatta halen bazı kendini bilmez şahıslar,
saldırılarına devam etmekte ve dini siyasi amaçla kullanmaya çalışmaktadırlar.
Devletçilik
Türkiye'nin ekonomik konulara ilişkin sorunlarını düzenlemek amacıyla 17.2.1923
tarihinde toplanan İzmir İktisat Kongresi'nde açılış konuşmasını yapan M. Kemal;
ülkenin imparatorluk döneminden devraldığı sorunları ve çözüm aşamasındaki
dikkate alınacak ilkeleri belirlerken, ulusun tüm bireylerinin ve olanaklarının
kalkınma için, bir program çerçevesinde seferber edilmesi gerektiğini
vurgulamıştır.
Ekonomik kalkınmayı, çok kısa zamanda kalkınmayı öngören Atatürk buna uygun
olarak Devletçilik ilkesini benimsemiştir. Bu takdirde karşı karşıya kalınacak
güçlük şudur: "Devletle bireyin karşılıklı faaliyet alanlarını ayırmak..." İlke
olarak devlet, bireyin yerini almamalıdır. Fakat bireyin gelişmesi için, genel
şartları göz önünde bulundurmalıdır. Bir de bireyin kişisel faaliyeti, ekonomik
kalkınmanın asıl kaynağı olarak kalmalıdır... Devletle birey, birbirine karşı
değil, birbirinin tamamlayıcısıdır."Devletçilik ülkenin içinde bulunduğu
koşullar nedeniyle zorunlu bir gereksinimdir. Başarılı olması için akılcı ve
özverili bir çalışma gerekliydi. Özellikle Birinci ve İkinci Sanayi Planları,
uygulamada önemli yatırımların gerçekleştirilmesini sağladı."
"Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik kişisel gayret ve faaliyeti esas
tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde, ulusu refaha ve ülkeyi
bayındırlığa eriştirebilmek için, ulusun genel ve yüksek yararlarının
gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanda, devleti doğrudan ilgili
kılmaktır."
Devletçilik ilkesi Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş ve o dönem için Türkiye'ye
özgü bir sistem olup, devletle bireyin birbirine karşı değil, birbirini
bütünleyici olması nedeniyle de dönemindeki ekonomik sistemlerden ayrılmaktadır.
İnkılapçılık
Atatürkçülüğün inkılapçılık anlayışı, zamanına göre geri kalmış müesseselerin
ortadan kaldırılması ve yerine ilerlemeyi, gelişmeyi, kolaylaştıracak,
geliştirecek müesseselerin konması esasına dayanır. Bu inkılapçılık anlayışı
iyiye, doğruya, faydalıya yöneliktir. İnkılap, taassupla mücadelede en başarılı
yöntemdir.
Atatürk "İnkılap, var olan müesseseleri zorla değiştirmek demektir. Türk
Milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak yerlerine,
milletin en yüksek medeni gereklere göre ilerlemesini sağlayacak yeni
müesseseleri koymuş olmaktır." sözleriyle bu gerçeği vurgulamıştır.
Atatürkçülüğe göre "Medeniyet yolunda başarı, yenileşmeye bağlıdır. Sosyal
hayatta, ekonomik hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için tek gelişme
ve ilerleme yolu budur."
İşte bunun içindir ki, toplumun, zamanın gereklerine kendini uydurması,
gelişmesi ve yenileşmesi gerekir.Yenileşmeye ayak uyduramayan milletlerin
hayatında çöküş başlar. Bu çöküşü önlemek, topluma çağdaş niteliğini
kaybettirmemek için yeniliklere açık olmak gerekir. Atatürk bu hususu "
Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti
halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşü ile medeni bir toplum haline
ulaştırmaktır. İnkılaplarımızın ana ilkesi budur. "
sözleriyle vurgulamıştır.Atatürkçülük'te inkılapların yaşatılması, hayati önem
taşır. Bu inkılapların topluma maledilmesi ve yaygınlaştırılması gerekir.
Atatürk inkılaplarının korunması ve yaşatılması sayesindedir ki, toplumumuz
dinamizmini kaybetmeyecek, çağdaşlaşma yolunda adımlarına hızla ve güvenle devam
edecektir. Bu bakımdan inkılapların milletçe korunması gerekir.
Atatürk'ün gösterdiği Dinamik İdeal'in gerçekleşmesi, çağdaş medeniyet
seviyesinin gerektirdiği atılımları yapmayı öngörür. Bu bakımdan, Dinamik İdeal
sadece yapılan inkılapları korumakla, yani statik bir durumda kalmakla
yetinmeyip, aklın, bilimin ve ileri teknolojinin yol göstericiliğine dayalı
gerekli atılımlarla çağdaşlaşmaya yönelmeyi gerektirir. |