En kapsamlı Atatürk sitesi - Atatürk inkılapları Sitesi - Atatürk Sitesi

Tarih: 14.12.2019 Saat: 07:24:31

 

En kapsamlı Atatürk sitesi - Atatürk inkılapları Sitesi - Atatürk Sitesi

   

Anasayfa| Atatürk Şiirleri| Atatürk Resimleri| Atatürk Videoları| İnkılap Tarihi Videoları| Sitene Ekle| Yorumlarınız|

 
 
 
.
 

1-M. Kemal Ordunun Çekilişini Nasıl Açıklıyordu ?

M. Kemal'in Başkomutan oluşuna geçmeden önce, ordunun Sakarya'ya dek çekilişinin nedenlerini Nutuk'dan okuyalım: "İkinci İnönü Savaşı'ndan sonra gelen seferberlik yapmış olan Yunan odusu, asker, tüfek, makineli tüfek ve top sayısı bakımından bizim ordumuzdan önemli ölçüde üstündü. Yunan ulusunun bütün gücüyle yaptığı bu saldırı karşısında bizim askerlik yönünden, temel ödevimiz Ulusal Mücadele'nin başından beri izlediğimiz ödevdi, yani, her Yunan saldırısı karşısında, direnmek ve uygun manevralarla durdurmak ve boşa çıkarmak, bu arada orduyu kurmak için zaman kazanmak."

2-M. Kemal Nasıl Başkomutan Oldu ?

Ordunun Sakarya'ya çekilişi üzerine yoğunlaşan eleştiriler üzerine, Atatürk ordunun bütün sorumluluğunu kendi omuzlarına almaya karar verdi. Bu amaçla, "TBMM Başkanlığı'na" hitaben, "TBMM Başkanı M. Kemal" imzalı bir önerge verdi. Belki de garip görülecek bu "hitap" ve "imza"nın amacı, işin sorumluluğunu belirtmekti. Nitekim, Atatük önergesinde şöyle diyordu: "Meclis'in sayın üyelerinin genel olarak beliren istek ve dilekleri üzerine, Başkomutanlığı kabul ediyorum."

3-M. Kemal'in Başkomutan Olarak Aldığı İlk Önlemler Nelerdi ?

Başkomutan seçilmesi üzerine yaptığı kısa konuşmada M. Kemal şöyle diyordu: "Baylar, boynu bükük Ulusumuzu tutsak etmek isteyen düşmanları yeneceğimize olan inanç ve güvenim, bir dakika olsun sarsılmıştır. Bu dakikada, bu tam inancımı yüksek kurulunuza karşı, bütün Ulus'a karşı ve bütün düyaya karşı ilan ederim." Kendi karargahıyla ilgili bazı küçük düzenlemelerden sonra, öncelikle ordunun mali ve ekonomik açıdan desteklenmesi için bir dizi emir verdi. Örneğin, "yurtta her evin bir kat çamaşır, bir çift çorap ve bir çift çarık" hazırlamasını istedi.

4-"Hattı Müdafaa Yoktur, Sathı Müdafaa Vardır" İlkesi Neydi ?

M. Kemal'in aldığı önlemler daha etkili olamadan, Yunanlılar, 23 Ağustos günü vargüçleriyle saldırıya geçtiler. Düşman ordusunun üstün grupları, savunma hattımızın birçok parçasını kırdı. Bu sırada Atatürk Polatlı'da savaşı bizzat yönetiyordu. Ordulara şu emri verdi: "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.O satıh (alan) bütün yurttur. Yurdun her karış toprağı, yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana bırakılmaz. Küçük büyük her birlik, bulunduğu mevziden atılabilir, ama durabildiği ilk noktada yeniden düşmana karşı cephe kurup savaşı sürdürür." Bu ilke, özellikle II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa'da yapılan savaşlarda doğrulanmış ve Atatürk'ün daha 1921'de ortaya koyduğu "topyekün savaş" ilkesi yerleştirmiştir.

5-Sakarya Savaşı Nasıl Kazanıldı ?

Yukarıdaki soruda belirttiğimiz ilke uyarınca Sakarya Meydan Savaşı'nı yöneten Atatürk, yirmi iki gün, yirmi iki gece aralıksız süren bu savaşla ilgili, şöyle diyor: "(Sathı müdafaanın uygulanması sonucu) düşmanın üstün kuvvetlerini yıpratarak ve yok ederek en sonunda onu, saldırıyı sürdürme gücünden yoksun bir durum getirince, sağ kanadımızla ve daha sonra cephenin bütün önemli noktalarında karşı saldırıya geçtik. Yunan ordusu yenildi ve geri çekilmek zorunda kaldı. 13 Eylül 1921 günü Sakarya ırmağının doğusunda düşman ordusundan hiçbir iz kalmadı." Sakarya Savaşı üzerine, Büyük Millet Meclisi M. Kemal'e "Mareşal" rütbesini ve "Gazi" unvanını verdi.

6-Sakarya Savaşı Nasıl Kazanıldı ?

Yukarıdaki soruda belirttiğimiz ilke uyarınca Sakarya Meydan Savaşı'nı yöneten Atatürk, yirmi iki gün, yirmi iki gece aralıksız süren bu savaşla ilgili, şöyle diyor: "(Sathı müdafaanın uygulanması sonucu) düşmanın üstün kuvvetlerini yıpratarak ve yok ederek en sonunda onu, saldırıyı sürdürme gücünden yoksun bir durum getirince, sağ kanadımızla ve daha sonra cephenin bütün önemli noktalarında karşı saldırıya geçtik. Yunan ordusu yenildi ve geri çekilmek zorunda kaldı. 13 Eylül 1921 günü Sakarya ırmağının doğusunda düşman ordusundan hiçbir iz kalmadı." Sakarya Savaşı üzerine, Büyük Millet Meclisi M. Kemal'e "Mareşal" rütbesini ve "Gazi" unvanını verdi.

7-M. Kemal'in "Tam Bağımsızlık" Konusundaki Düşünceleri Nelerdi ?

Ankara anlaşmasına varan tartışmalar içinde, Fransa'nın gönderdiği eski bakanlardan özel temsilci Franclin Bouillon ile yaptığı görüşmeler sırasında, Atatürk'ün "tam bağımsızlık"tan anladığını açıklaması önemlidir. M. Kemal'i dinleyelim: "Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin özüdür. Bizden öncekilerin yaptıkları yanlış işler yüzünden, ulusumuz, sözde bağımsızdı, ama gerçekte bağımlıydı. Biz, onuruyla ve şerefiyle yaşamak isteyen bir ulusuz. Bir yanılgı sürdürmek yüzünden bu niteliklerden yoksun kalmaya katlanamayız. Tam bağımsızlık demek, elbette siyasat, maliye, ekonomi, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir."

8-Meclis'te "Muhalif Grup" Nasıl Kuruldu ?

M. Kemal'in Meclis içinde çektiği zorluklar hala bitmemişti. Bunu şöyle anlatıyor: "Karşı düşüncelerin kaynağı, Müdafaa-i Hukuk Grubu Tüzüğünün temel maddesindeki ikinci nokta idi. ( Bu nokta hükümet kuruluşunu düzenleyen noktaydı; yani, M. Kemal'in Meclis Başkanı olarak yönetimde söz sahibi olmasını...) Bu yüzden, Grup içinde de görüş ayrılığı düzensizlik başgösterdi. Birtakım kişiler gruptan ayrıldı. Bu çıkanlar, en sonunda "İkinci Grup" adıyla bir grup kurdular. Bu grup, hükümetin işlerini bile engellemeye başladı." Atatürk, sonuna dek, Meclis içindeki muhalefetle uğraşmak zorunda kalmış, ama, hiçbir zaman da, "diktatör" haline gelerek, kendisine karşı çıkanları ezmeye çalışmamıştır.

9-İtilaf Devletleri'nin "Ateşkes" Önerisi Neydi ?

Yunanlıların üst üste yenilmesinden sonra, 22 Mart 1922'de İtilaf Devletleri'nden bir ateşkes önerisi geldi. M. Kemal bunun yeni bir oyun olduğunu ve Yunanlıları baharla birlikte başlayan savaş döneminden kurtarma amaçlı olduğunu biliyordu, ama öneriyi ilke olarak kabul etti. Ancak koşul olarak, Yunanlıların Anadolu'yu kademeli olarak boşaltmalarını öne sürdü. İtilaf devletleri buna yanaşmadılar.

10-Başkomutanlık Süresinin Uzatılması Konusundaki Tartışmalar Nasıl Gelişti ?

M. Kemal, Başkomutanlığı kabul ederken, kendisi buna bir süre koymuştu. Başkomutanlık, ağır yetki ve sorumluluklarıyla, üç ayda bir uzatılıyordu. Muhalif gruplar, Mayıs 1922'de uzatılma süresi üçüncü kez söz konusu olunca, hep yaptıkları gibi, bazı gerekçeler de öne sürerek (Atatürk'ün Meclis'te bulunmadığı bir oturumda) Başkomutanlıkla ilgili yasanın süresinin uzatılmasına karşı çıkarak kabul edilmesini engellediler. Bunun üzerine, Atatürk kendileri de görevden ayrılmak isteyen arkadaşlarını yatıştırarak, 6 Mayıs'ta Meclis'te bir konuşma yapacağını bildirdi: Daha önce, kendi bulunmadığı oturumun zabıtlarını inceleyen M. Kemal, öne sürülen iddialara tek tek yanıt verdiği sert konuşmanın sonunda şöyle dedi: "Baylar, biliyor musunuz, Başkomutanlık iki gündür ne olacağı belirsiz bir durumda askıda bulunuyor. Ama, düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılmazdı. Bu yüzden, bırakmadım, bırakamam ve bırakmayacağım." Atatürk'ün bu kesin tutumu karşısında, yeniden oya konulan yasa, 11 karşı ve 15 çekimser oya karşılık 177 oyla onaylandı ve baş komutanlık Yasası'nın süresi uzatıldı.

11-M. Kemal'in Genel Saldırı Planı Neydi ?

Artık Yunanlılara karşı kesin bir sonuç almak amacında olan M. Kemal, Nutuk'da, karşılıklı askeri durumları anlattıktan sonra, şöyle der: "Düşündüğümüz, kuvvetlerimizin çoğunu düşmanın cephesinin bir yanında ve elden geldiğince dış kanadında toplayarak, kesin sonuçlu bir meydan savaşı yapmaktı. Bunun için uygun gördüğümüz durum, büyük kuvvetlerimizi düşmanın Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubu güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar karşısına gelen yerde toplamaktı. Düşmanın can alıcı noktası orasıydı." Saldırı hazırlıklarının 15 Ağustos 1922'ye dek bitirilmesi kararlaştırıldı.

12-Başkomutanlık Meydan Savaşı Nasıl Gelişti ?

M. Kemal'in kendi anlatısını dinlemeyi sürdürelim: "Saldırımız her bakımdan bir baskın biçiminde yapılacaktı. Bundan ötürü, her türlü yürüyüş gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinlenecekti. 26 Ağustos sabahı Kocatepe'de bulunuyorduk. Sabah saat 5:30'da topçu ateşimizle saldırı başladı. 26 ve 27 Ağustos günlerinde, Afyonkarahisar'ın güneyinde ve doğusunda bulunan düşman cephelerini düşürdük. Düşman ordusunun ana kuvvetlerini 30 Ağustos'da, Aslıhan yöresinde çevirdik. Burada yaptığımız savaş sonunda (buna Başkomutanlık Meydan Savaşı denilmiştir) düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve tutsak kıldık. Düşman ordusunun Başkomutanlığını yapan General Trikopis de tutsaklar arsındaydı."

13-Mudanya Anlaşması Nasıl İmzalandı ?

Yunan işgali sona erdirilmişti. Ancak M. Kemal durmadı; hemen, ordulara İstanbul ve Trakya üzerine yürümeleri emrini verdi. Kendisiyle temasa geçen Fransız Generali Pelle'ye de Trakya kurtarılmadıkça ordularımızın durdurulmayacağını bildirdi. Bunun üzerine İtilaf Devletleri Atatürk'ün isteklerine boyun eğdiler, Trakya toprakları Meriç'e kadar boşaltıldı. Mudanya Ateşkes anlaşması, İsmet Paşa'nın başkanlığında, İngiltere delegesi General Harrington, Fransa Delegesi General Charpy ve İtalya delegesi General Monbelli tarafından 11 Ekim 1922'de imzalandı. Böylece, Türkiye'nin çok küçük değişikliklerle bugünkü sınırları belirlenmiş oluyordu.

14-Saltanat'ın Naldırılışı Nasıl Gerçekleşti ve Vahdettin Nasıl Kaçtı ?

M. Kemal artık muzaffer bir komutan olarak, düşündüğü siyasal değişikliklere gidebilirdi. Gerçi Meclis içindeki muhalefet hiçbir zaman dinmedi, ama Atatürk de, gücünden emindi. Nitekim, "egemenlik haklarının Ulus'ta olduğunu" belirten bir önerge tartışılırken, öfkelenen M. Kemal, oturduğu yerden, oturum başkanından söz aldı ve önündeki sıranın üstüne çıkarak, yüksek sesle şöyle konuştu: "Efendiler, egemenlik hiç kimse tarafından hiç kimseye, görüşmeyle, tartışmayla verilemez. Egemenlik, güçle ve zorla alınır. Osmanoğulları, Türk Ulusu'nun egemenliğine zorla el koymuşlardı. Bu yolsuzlukların altı yüz yıl sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk Ulusu bu saldırganlara artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini fiili olarak kendi eline almıştır. Bu, olup bitmiş bir şeydir. Söz konusu olan, Ulus'a egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun, zaten olup bitmiş bir şeyi, bir gerçeği açıklamaktan başka bir şey değildir. Bu, ne olursa olsun, yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım uygun olur.Yoksa, gerçek, yine yöntemine göre saptanacaktır; ama, belki birtakım kafalar kesilecektir." Atatürk'ün bu sert konuşması üzerine hazırlanan ve saltanatın kaldırılmasını öngören tasarı, 1 Kasım 1922'de Meclis'e verildi. Kürsüye çıkan Atatürk, "Ülkenin ve Ulus'un bağımsızlığını sonsuza dek koruyacak ilkeleri yüce Meclis'in oybirliğiyle kabul edeceğini sanırım" dedi. Açık oylamaya konulan tasarı, sonradan çıkan bir tek çatlak sese karşın, oybirliğiyle kabul edildi. Son Padişah Vahdettin, 17 Kasım 1922'de bir İngiliz savaş gemisine sığınarak Türkiye'den kaçtı.

15-"Devletin Dini" Konusunda M. Kemal'in Düşünceleri Nelerdi ?

Bundan sonra yeni bir Anayasa yapma çalışmalarına başlandı. Anayasa'nın ikinci maddesinde yer alan "Türkiye Devleti'nin dini, İslam dinidir" ibaresi, M. Kemal'i rahatsız ediyordu. Bunu, İzmit'te gazetecilerle yaptığı bir konuşma sırasında, "Yeni devletin dini olacak mı" sorusu üzerine, şöyle açıklar: "Baylar, gazetecinin sorusuna karşılık "Devletin dini olamaz" diyemedim; tersini söyledim: "Vardır efendim, İslam dinidir" dedim. Ama hemen, "İslam dininde düşünce özgürüğü vardır" diye sözlerimi açıklamak ve yorumlamak gereğini duydum. Demek istedim ki, devlet, düşünce ve inançlara saygı göstermekle bağımlı ve yükümlüdür... Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da, yeni Anayasa yapılırken "laik devlet" teriminden dinsizlik anlamını çıkarmaya eğilimli olanlara fırsat vermemek amacıyla, Anayasa'nın ikinci maddesini anlamsız kılan bir terimin konulmasına göz yumulmuştur... Ulus, Anayasa'mızdan bu gereksiz terimleri ilk elverişli zamanda kaldırmalıdır!"

16-Cumhuriyet Halk Partisi Nasıl Kuruldu ?

M. Kemal, devrimleri gerçekleştirecek bir siyasal örgüt, yani bir siyasal parti kurma gereğini duyuyordu. Bu amaçla, 7 Aralık 1922'de basına verdiği bir bildiriyle "Halk Partisi" (Fırkası) adlı ve "halkçılık" ilkesine dayalı bir partinin kurulması için çağrıda bulundu. Halk kesiminden çeşitli kişilerle uzun uzun görüştükten sonra, 8 Nisan 1923'de Halk Partisi'ni resmen kurdu. Bu parti Cumhuriyet'in ilanından sonra Cumhuriyet Halk Partisi adını aldı.

17-M. Kemal'in Meclis Üyeliğine Yönelik "Oyun" Neydi ?

Aralık 1922 başında, yine Meclis'ten, Atatürk'e yönelik bir "dolap" çevrildi. Üç milletvekili, verdikleri önergeyle, Milletvekili seçimlerini düzenleyen yasada, şöyle bir değişiklik önerdiler: Türkiye'nin bugünkü sınırları içinde kalan bir yeden olmak ya da yine bugünkü sınırlar içinde bulunan bir yerde beş yıl süreyle oturmuş olmak koşulunu yerine getirmeyenler milletvekili olamazlar... İlk bakışta normal bir koşul gibi görünen bu önergenin içeriği, asında tamamiyle Atatürk'e yönelikti, çünkü o bu koşulu yerine getiremiyordu. M. Kemal söz istedi ve şunları söyledi: "Doğum yerim, ne yazık ki bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor, herhangi seçim bölgesinde de beş yıl oturmuş değilim. Bu maddenin istediği niteliği kazanmaya çalışsaydım, Arıburnu ve Anafartalar'daki savaşları yapmamaklığım gerekirdi. Bir yerde beş yıl oturmak zorunda bulunsaydım, Bitlis'i ve Muş'u aldıktan sonra Diyarbakır'a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamaklığım gerekirdi. Bu bayların istediği nitelikleri kazanmak isteseydim, Suriye'yi boşaltan orduların artıklarından Halep'te bir ordu kurarak düşmana karşı savunmaya girişmemekliğim ve bugün ulusal sınır dediğimiz sınırı çizmemekliğim gerekirdi. Baylar, beni yurttaşlık haklarından yoksun kılmak yetkisi bu baylara nereden verilmiştir? Bu kürsüden açıkça yüce kurulunuza ve bu bayların seçim bölgeleri halkına ve bütün Ulus'a soruyorum ve karşılık istemiyorum!" M. Kemal'in bu konuşması gazetelerde yayınlanınca, yurdun dört bir yanından gelen telgraflar, öneriyi protesto ediyor ve Atatürk'ün kendi seçim bölgelerinden sayılmasını istiyordu...

18-Lozan Barışı Nasıl Gerçekleşti ?

Lozan Barış Konferansı, İsmet Paşa'nın başkanlığındaki Türkiye heyetinin katılmasıyla, 21 Kasım 1922'de başladı. Batılı devletler, Osmanlı devleti ile görüşmelerinde son yüzyıllarda alıştıkları tutum yerine, karşılarında, kendinden emin, ne istediğini bilen ve kesin ilkelerden hareket eden bir heyet buldular. Ankara delegelerinin hiçbir ödün vermeyen tutumu üzerine 4 Şubat günü görüşmeler kesildi. 23 Nisan 1923'de yeniden toplanan konferans, İtilaf Devletleri'nin, Ankara'nın isteklerine boyun eğmesi üzerine, 24 Temmuz 1923'de imzalandı, 24 Ağustos 1923'de TBMM tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi. Avrupa tarihinin belki de en uzun ömürlü anlaşması olan Lozan Anlaşması, bugün hala yürürlüktedir. Atatürk'ün Lozan konusundaki düşüncesini kendisinden dinleyelim: "Baylar, bu antlaşma, Türk Ulusu'na karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış, büyük bir yok etme eyleminin (suikastın) kırılıp önlenişini bildirir bir belgedir." İsmet Paşa'nın sürekli ilişki içinde olduğu M. Kemal'e, antlaşmanın imzalanması öncesi çektiği içten teli de burada aynen veriyoruz: "Gazi M. Kemal Paşa Hazretleri'nde, Lozan, 20 Temmuz 1923. Her dar zamanımda Hızır gibi yetişirsin. Dört beş gündür çektiğim acıları bir düşün. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana olan bağlılığım bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim, pek sevgili kardeşim, aziz şefim. İsmet."

19-İkinci Meclis Nasıl Oluştu ?

Yıllar süren savaşımlar içinde, yıpranan ve yorulan Meclis, devletin yapısında yapılacak devrimler için eskimişti. Bunun üzerine M. Kemal önce kendi grubunu ikna etti, sonra da Meclis seçimlerinin yenilenmesi için bir önerge verilmesini sağladı. Meclis, oybirliği ile kendisinin yenilenmesini kabul etti.

20-Ankara Nasıl Başkent Oldu ?

Yeni Meclis'te de eksik olmayan, "eski kafalı" kişiler, İstanbul'u hala "payitaht" yani "Padişahın tahtının bulunduğu yer" sayıyorlardı. Oysa, Ankara, 1920'den bu yana, ulusal egemenliğinin bulunduğu yerdi. Atatürk'ün "Devlet Merkezi"nden anladığı, yönetime coğrafi ve stratejik açıdan en elverişli olacak yerdi; bu da Ankara'ydı. İsmet Paşa'nn 9 Ekim 1923'de verdiği bir önerinin büyük bir çoğunlukla 13 Ekim günü kabul edilmesiyle, "Türkiye devletinin başkenti, Ankara şehridir" diyen yasa maddesi kabul edildi. Böylece "payitaht" sözcüğü de tarihe karışıyordu.

21-Cumhuriyet Nasıl İlan Edildi ?

Artık Cumhuriyeti ilan etmek zamanı gelmişti. Yeni Türk devleti, çağdaş bir devlet olma özelliklerini kazanmıştı, ancak hala eskiye bağlı kişilerin temsil ettiği zihniyet yüzünden, ilerleyemiyordu. Atatürk kararını verdi. 28 Ekim günü yakın arkadaşlarından bir grubu akşam yemeğine çağırdı, kararını onlara açıkladı. Bunu kendisinden dinleyelim: "Yemek yenirken, "Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz" dedim. Arkadaşlar düşüncemi hemen benimsediler. Yemeği bıraktık. O dakikadan başlayarak izlenecek yöntem için kısa bir program düzenledim ve arkadaşları görevlendirdim. Arkadaşlar ayrıldıktan sonra, İsmet paşa ile birlikte bir yasa tasarısı hazırladık." Ertesi gün, yeni bakanlar kurulunun kurulması konusunda çıkan zorlukları çözmek üzere kürsüye gelen M. Kemal, daha önce hazırladıkları öneriyi Meclis'e sundu. Yoğun tartışmalar sonucu, akşam saatlerine kadar süren oturumun sonunda, Başkanlık yapmakta olan İsmet Paşa, Anayasa Komisyonu'ndan gelen tasarının ivedilikle görüşmesini oya koydu. "Kabul" sesleri arasında tasarı okundu. Daha sonra, birçok milletvekilinin "Yaşasın Cumhuriyet" diye alkışlanan konuşmalarından sonra, kabul edildi. Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Toplanan oyların sonucunu Başkan İsmet Paşa şöyle açıkladı: "Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığı seçimi için yapılan oylamaya yüzelli sekiz kişi katılmış ve Cumhurbaşkanlığına yüzelli sekiz üye, oybirliğiyle, Ankara Milletvekili Gazi M. Kemal Paşa Hazretleri'ni seçmişlerdir." Cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine yaptığı konuşmayı Atatürk şöyle bitiriyordu: "Her zaman, Ulus'un sevgisine dayanarak, hep birlikte ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti, mutlu, başarılı ve üstün olacaktır."

22-Halifelik Nasıl Kaldırıldı ?

Cumhuriyet'in ilanından sonra, Padişahlığın kaldırılmasından beri hoşnut olmayan ve eskiye bağlı kişiler, dört elle, Halife seçilen Abdülmecit'e sarılarak onu hala Padişah saymaya çalışıyordu. Oysa Atatürk şöyle diyordu: "Baylar, çürümüş bir Padişah soyunun, Halife adı altında başında kalmasını zorunlu sayan bir devlette, Cumhuriyet ilan olunsa bile, yaşatılmaz." İsmet Paşa da bu konuda yaptığı bir konuşmada şunu söylüyordu: "Bir Halife fetvasının, bizi Birinci Dünya Savaşı uçurumuna attığını hiçbir zaman unutmayacağız. Bir halife fetvasının, Ulus ayağa kalkmak istediği zaman, ona düşmanlardan daha alçakçasına saldırdığını unutmayacağız. Tarihinin herhangi bir döneminde, bir halife, bu ülkenin yazgısına karışmayı aklından geçirirse, hiç kuşku yok, o kafayı koparacağız!" Halifelik 3 Mart 1924 günü kaldırıldı ve Osmanoğulları soyundan olan kişilerin Türkiye sınırları içinde oturmaları süresiz olarak yasaklandı.

23-Laiklik Devrimleri Nelerdir ?

Hilafetin kaldırılmasıyla ilişkili olarak,TBMM bir dizi kararla, Türkiye Devletinin laik bir devlet olmasını sağladı. Bunlar, "Şer'iye ve Evkaf Bakanlığı"nın kaldırılması; Tekke ve Zaviyelerin, yani dinsel eğitim kurumlarının kaldırılması ve "öğretimin birleştirilmesi" yani bütün bilim ve öğretim kurumlarının Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanmasıdır.

24-Askerlik İle Politikanın Ayrılması Nasıl Gerçekleşti ?

Kurtuluş savaşı boyunca, bir ölçüde zorunlu olarak, askeri görevlere sahip kişiler aynı zamanda milletvekili, yani politikacı olabiliyorlardı. Ancak bu, Atatürk'ün gözünde yanlıştı, çünkü askeri görevleri olanların siyasette yer almaları, ters taraftan, "siyasetle uğraşan kimselerin orduda bulunması" anlamına geliyordu. Bu yüzden, bir kararla, subaylık ile milletvekilliği birbirinden ayrıldı ve her iki sanı taşıyan kişilerin, birinden birini seçmeleri istendi. Böylece, TBMM, tam bir "sivil devlet kurumu" niteliğini kazandı.

25-M. Kemal'e Karşı Hareketler Nasıl Sürdü ?

Atatürk yeni devleti kurarken, hemen her adının da ona karşı çıkan ve eski düzeni korumaya çalışan kişiler, buraya kadar anlattığımız gelişmelere de her fırsatta karşı çıkmayı elden bırakmadılar. Bu, Nutuk'un verildiği tarih olan 1927'den sonra da sürdü. Ancak, yavaş yavaş Atatürk'ün amacını anlayan ve benimseyen halk çoğunluğu, onun yanında yer aldı ve eskiyi özleyenler, gürültü bir azınlık olarak kaldı. Atatürk ve onun devrimlerine karşı çıkanlar başında, "din" kisvesine bürünenler vardı. Bunlar her fırsatta eskinin "şeriat" ve "hilafet" düzenini özleyerek, çağdaş bir devlet olma yolundaki girişimleri baltaladılar. Hatta işi iyice ileri götürerek, M. Kemal'i baş düşman bildiklerinden, onu öldürmeye bile kalktılar. Kendisine İzmir'de düzenlenen suikasta Nutuk'da bir-iki satırla değinir, "Cumhuriyet mahkemelerinin ezici eli, bu kez de, Cumhuriyeti suikastçıların elinden kurtarmayı başardı" der. Kendisine düzenlenen suikast konusunda, o günlerde ise, şu yalın ve anlamlı sözü söylemişti: "Benim fani (ölümlü) vücudum elbet bir gün toprak olacaktır; ama Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet (sonsuza dek) payidar (dimdik ayakta) kalacaktır."

26-Atatürk Cumhuriyeti Niçin Gençliğe Emanet Etti ?

Buraya kadar, Nutuk'unun çok kısa bir özetini verdiğimiz M. Kemal, hepimizin bildiği gibi, Nutuk'unu, ünlü "Gençliğe Hitabe"siyle noktalar, şöyle der: "Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal kötülüklerin (musibetlerin) yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu Türk gençliğinin koruyuculuğuna bırakıyorum (emanet ediyorum)." Bu sözler üzerine, yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız öykü içindeki olayları düşünürsek, M. Kemal'in, kendi başından geçen olaylardan çıkardığı ders sonucu, "emanet"ini gençliğe bırakmasını anlayabiliriz. Eskiye bağlı ve yeniliklere kapalı zihniyetlerden dolayıdır ki M. Kemal, Nutuk'da bulunan binlerce belgenin tanıklık ettiği mücadelesini vermek zorunda kalmıştır. Nutuk'da Yunanlılara karşı yürütülen savaşla ilgili yerlerin, Meclis içinde yürütülen "savaş"tan çok daha kısa bir yer tutması, bu yüzdendir. Bunlardan çıkardığı ders ise, tarihi değiştirmek ve insanlara yeni yollar göstermek isteyen kişilerin güvenebilecekleri tek gücün, gençlik olduğuydu. 19 Mayıs'ı gençlik, 23 Nisan'ı da çocuklar için bayram haline getirmesi; yani, Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcını gençlere; yeni devletin "doğum gününü" de çocuklara adaması, aynı düşünceden kaynaklanır. "Gençliğe Hitabe"sinden hemen önce de, "istibdat fikrini öldürmek"ten söz eder. İstibdat (baskı ve zorbalık) ile, Atatürk'ün bu sözleri söylemesinden çok sonra, bütün dünyada, kuşaklar boyunca savaşılmak zorunda kalınmıştır. İşte bu düşünceyle, M. Kemal, Türkiye'nin geleceğini, hep, yeniden yetişen genç kuşakların koruyuculuğuna bırakılmıştır.

 
 
 
Okunma Sayısı: 9474 kez
   
 
Atatürk Kütüphanesi'nde En Çok Okunanlar
 

 

 

 

 

 
 

www.ataturkinkilaplari.com
En Kapsamlı Atatürk Sitesi

 
 


<
Görüşlerini Paylaş!>

 

 
 
 




Site-Map-XML| Total-Map-List| Site-Map| E-Posta| RSS| Reklam| İletişim|

 SİTEDEN KARIŞIK YAZILAR - www.ataturkinkilaplari.com - EN KAPSAMLI ATATÜRK SİTESİ

 

Atatürk

 
 

Atatürk

 
 

Atatürk

 

Atatürk

 

Atatürk

 

Atatürk

 

Atatürk

 

Atatürk

 

Atatürk

 

Atatürk

 

Atatürk

 

Atatürk

 

Atatürk

 

Atatürk

 

Atatürk

 

Atatürk

 

Atatürk

 

Atatürk

İnkılap Tarihi Konuları - İnkılap Tarihi Ders Notları - TC İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük - İnkılap Tarihi Konu Anlatımları

www.ataturkinkilaplari.com - En Kapsamlı Atatürk Sitesi

• Copyright © 2008 - 2019 albatrosmmx •

En Kapsamlı Atatürk Sitesi

Atatürk İnkılapları Wiki Sitesi'ni Öneriyor.

DMCA.com Protection Status